16 03 2013

Gölgelerdenler

Gölgelerdenler
Toplu halde ölebiliriz, bu da bir ihtimal!
Cesedim cesedine değsin, avunur.
Yeryüzüne bakma bunlar kandırır seni
Gel bu çağa uymayalım, uyut beni geceleri
Gökdelenler devrilsin, gökyüzünü bulalım
Gökyüzünü bulalım, sök bu viyadükleri

14 01 2012

Bir BÜYÜK EV ABLUKADA Konseri…

Drum&Bass 13.Sayı için yazdığım yazı...

Bir BÜYÜK EV ABLUKADA Konseri… 
06.10, Babylon 
Alternatif müzik ortamlarının son dönemdeki en fiyakalı hareketi olarak kayıtlara geçen Büyük Ev Ablukada, ezberleri altüst eden yaşam öyküsünü, Babylon’da verdiği konserle sürdürmeye devam etti.

‘’Birçok klişeyi reddeden, henüz hiç bir albüm yayınlamayan, hiç röportaj vermeyen buna rağmen aykırı duruşları, sağlam müzikleri ve eğlenceli performanslarıyla adeta bir şehir efsanesine dönüşen Büyük Ev Ablukada…’’ diye anlatmaya başlıyor grubu, kendileri ile ilgili çıkan yazılar. Gayet de özetleyici, başarılı bir tarif aslında bu. Ben de bu yazımda, magazinel muhabbetlere girip, (aslında artık herkes tarafından bilinse de) grubun bu ‘gizem’ine ve mahremiyetine çomak sokmak istemiyorum. Mevzuya gayet içerden dahil olarak, sadece o gece Babylon’dan taşan redoksu anlatmak istiyorum size.

Büyük Ev Ablukada sezonun ilk konserini verdi o gece. Canavar Banavar, Afordisman Salihins, Bass Bariton, Ben Tek Siz Hepiniz, Gelicem Nerdesin, Galvaniz Gelbiraz, Baksen Oyalama ve Balon Suyla da Dolar’dan oluşan kalabalık kadrosuyla, bir elektrikli konser münasebetiyle daha Babylon sahnesindelerdi.



Erken saatlerde başlayan teknik çalışmalar ve soundcheck grubun tamamının toplanmasıyla 19:00 gibi hareketlendi, Soundchecki ‘En Güzel Yerinde Evin, Havadar ve Tayyar Ahmet’in Sonsuz Sayılı Günleri’’ parçalarını prova ederek tamamlayan grup, kuliste muhabbetin keyfini çıkarırken, Babylon’da da kapılar 20:30’da açıldı ve mekan hızla dolmaya başladı.

Babylon bu sezon güzel bir düzenleme yaparak haftaiçi bütün konserleri tam 21:30’da başlatıyor. O gece de herkes için makul olan bu saatte başladı konser. Artık alışılan Büyük Ev Ablukada kalabalığı vardı yine. Birçok kişi için sahneyi görmek epey zordu hatta. Gece boyunca vestiyer önünde merdivenlere oturup sadece müziği dinleyen birsürü insan gördüm. Yaşları genelde konsere giriş minimalinde seyreden bu kitle, grubun ikinci sırada çaldığı ‘Havadar’ parçasıyla tam anlamıyla kendinden geçti. Mekanda vibrasyon etkisi yaratan bu parçayı dinlerken herkesin koordineli bir biçimde zıpladığını görüyordunuz. Canlı dinlenildiğinde tesiri katlanan bu parçanın hüneri, konserleri yükseltmesinden öte grubun şöhretinin artmasında da büyük etkili oldu.

Bu enteresan şarkı sözlerinin tamamına hakimdi grubun hayranları, parçaların sadece nakarat ve manşetlerinde değil, en ücra köşelerinde bile eşlik ettiler gruba. ‘En Çirkini Güzellerin’ çalınırken Canavar Banavar’a söyletmeyecek kadar ele geçirdiler parçayı. Bu coşku artık konserlerde bir ritüel haline gelen, ‘Takıl Yani, Takmıyo Belli’  parçasına Onur Ünsal’ın katılımıyla zirveye ulaştı. Şarkının sonunda sahneye çıkarak, 1997 yılında, Will Smith’in ‘Big Willie Style’ albümünde yer alan ‘Miami’den bir bölüm söyleyerek yüzleri gülümseten bir performans sergiledi.



Konserin birinci saati tamamlandığında benim favori parçam olan ‘Evren Bozması’nı çaldı grup. Akustik versiyonunda parçanın saf güzelliğinin daha da öne çıktığını düşünsem de, yine de grubun playlistinde özel bir yere sahip bence bu parça. O kadar ironik ve eğlenceli şarkıların arasında, hem sözleri hem de müziğiyle, bu adamların ruh dünyalarıyla ilgili, altı çizilmesi gereken bir ipucu veriyor çünkü. Çok sağlam bir ambiyansa sahip ve hızla içine çekebiliyor dinleyen herkesi. Yüksek dozda alınması kaşıntı yaratabilir. Dikkatinize…

Büyük Ev Ablukada’yı dinlemeye gelenlerin ilgisini en çok çeken şeylerden biri de, hem kendi aralarında hem de dinleyicilerle yaptıkları muhabbetler oluyor. Bazen parça aralarında bazen de parçayı bile bölerek genelde herkesin kahkahalar atmasına neden olan muhabbetler çıkabiliyor ortaya. Burada Canavar Banavar’ın hayranlarıyla kurduğu samimi iletişim ön plana çıkıyor. Zaten bu müziğin bu kadar çok insane ulaşmasında da birinci neden bu ‘samimiyet’ aslında. Tabiri caizse hiç ‘ayak yapmadan’ içerden ne gelirse dışarıya o saçılan bir durum bu. İlk kez Korhan Futacı ve Kara Orkestra’nın albüm kayıtlarını ziyaret ettiklerinde tanışmıştım grup elemanlarının bazılarıyla. O zaman farkettiğim gibi bu adamlar nasılsalar öyleler… Ve bu dağınıklık, başına buyrukluk, bazen ağzı bozukluk, öngörülmeyen bir karizma ortaya çıakrdı ve pratikte de sükseli bir karşılık buldu.
O gece mekanı dolduranlara, şükranlarını ‘‘iyi ki geldiniz LaAN’’ diyerek sundu Canavar Banavar. 



Konserin sonlarına doğru çaldıkları ‘Lilililerle’ parçasının doğaçlama bölümünde ‘‘Bu galiba en kötüsü oldu’’ dedikten sonra bir anda ‘Sözlerimi Geri Alamam’ şarkısına bağlayınca yine herkesin yüzünü güldürdüler. Canavar Banavar parçaya yüksek sesle eşlik eden dinleyicilere, parça sonunda ‘’Hepinizin içinde 90lar rock kafası olduğunu biliyordum’ diyerek takıldı. Sonrasında ‘Tayyar Ahmet’in Sonsuz Sayılı Günleri’ni söylerken sonundaki ‘‘şalalalaaa’’ bölümünde Baksen Oyalama da sahneye çıkarak, bütün ekibi takdim etti dinleyicilere. Bis’le birlikte sahneye döndükten sonra, en son olarak Havadar’ı bir daha çalarak herkesi en yüksek noktadan aşağı itip, saat 23:10’da konseri bitirdiler.

Büyük Ev Ablukada, hiç şekle düşmeden, yapmacık pazarlama triplerinden kendilerini sakınıp, saf müzik ve eğlence ile insanlara ulaşabilmeyi başardı. Grubun bu durumu diğer müzisyenlere de ilham vermeli bence. Bu afili çizgi roman, ne şekilde ve ne kadar devam eder bilinmez ama şuan ki durum tadından yenmez bir biçimde parıldıyor önümüzde.Kıymetini bilelim…


Fotoğraflar: Mustafa Erdoğan

18 11 2011

FEELING



-  Yeah, but I tried! I tried hard.

- Try harder!

- Yeah, but you don't know!

- I don't know what?

- You don't know what its like when you try
   and you try and you try..
   and you don't ever get there!
   Because, you were born perfect
   and I was born like this!
   And you are perfect!

- Is that right?

- People like you don't know!

- People like me ?

- You don't know what it's like to get hurted, because you don't have feelings.
   PEOPLE LIKE YOU DON'T FEEL ANYTHING!

27 10 2011

içme suyu

Lafta herkes zencidir zaten canını sıkma
Koy kalbini taşın altına, kolaysa kendini dışla

17 05 2011

Hazıra Dağ Dayanmaz

Kara Şiir Antolojisi 2009SIVI.
Nar geceye saçıldı,
Vadilere saklanmış kızıllar.
Gece gökyüzünden düşer melekler ve hepsini avuçlarım toplar.
an ki, rüzgarın adına dokunduğu zamanmış…
Ağlarmış bir kız çocuğu
ve içimde bronz bir midilli yaşarmış.

Hatırlat da unutalım bir ara,
çiğnediğimiz karıncaları
-Ahh, hacminden taşmam için emmem lazım kayalıkları-
Her gecenin bir rengi vardır,
Her sözün bir kütlesi,
Ben kızıllar açtım canım, sen topla tanelerimi…

Yer çeker kendine, caziptir toprak.
Şimdi bir yerinden tutsam kayar,
Neresinden dönsem kar?
İçime sızmışım.
An; sızı saçmalar,
YAŞASIN MODERN ZAMANLAR. Sus!
Sus yoksa beni bu yüzyıl parçalar.

.
Ben bir nardan kaçtım bu gece, beni bir avuçların yakalar!

5 04 2011

Bir Gevende Konseri… 17.02, Ghetto.

Drum&Bass'de ilk Yazı...


Yeni bir dergiye daha başlamış bulunmaktayım. Ne zamandır müzik yazıları yazmıyordum, beni çok heyecanlandıran bir süreç oluyor bu yüzden. Üstelik işim sanırım dünyanın en güzel işi. Her sayı için bir konser seçiyorum. Gidip o grupla/sanatçıyla bütün gün eğleniyorum, sonra oturup ne yaptık ne ettik, konser nasıldı size anlatıyorum, yanına da çektiğim 5-6 fotoğrafı ekliyorum ve dergiye gönderiyorum...
Oh.. mis gibi müzik.
BACKSTAGE diyorlar dergide köşeme. Bana 2 güzel tam sayfa veriyor bu güzel dergi. Hayran olduğum, sevdiğim saydığım müzisyen abilerimle, dostlarımla beraber yazıyorum artık..
Oh.. Good.. Yes!

İlk sayı için Gevende konserine gittim.17.02 Ghetto. Müziğinden tahmin ettik, sevdik,saydık yıllarca bu adamları zaten.. Lakin birebir iletişime girince daha da bir fethettiler gönlümü. Tüm grubu, müziği, röportajı, albümü tek bir kelimeyle özetliyorum sizin için.
SAMİMİYET.

Yazıdan tadımlık bir bölüm vereceğim tabi ki, gidin alın okuyun dergiyi. Dağıtımı gayet iyi, Kesin bulursun. İçinde soundcheck, kulis, kulisteki röporajımız, dinleyiciler, mekan ve müzik var... Gevende var zaten işte,
Daha ne olsun..




''Gevende, ‘music from Neverland’ diyerek tanımlıyor kendisini… Bu ‘hiçbiryerin müziğini’ gidip yerinde dinleyince, insanın şöyle bir düzeltme yapası geliyor; ‘music from Wonderland!’
...
Gevende müthiş bir parçayla başladığı konserini yine aynı şahanelikte bir parça ile sona erdirdi. Bu parça mekandaki herkesi, anında kendi ambiyansının içine çekiverdi. Boşlukta gözlerinizi yumarak salınacağınız,  yaklaşık 10 dakika süren tarif edilemez bir yolculuk bu. Adı Akvaryum.  Kendimi müzikle izole etmek istediğimde,  ilk tercihlerimden biridir album çıktığından bu yana. Albümün adı  ‘Sen Balık Değilsin ki’ olsa da, insanın bu şarkıyı dinlerken okyanuslara dalası, balıklarla yüzesi geliyor...
...
Gevende ise konserlerine devam edecek… İlk albümden sonra İngiltere, Almanya,Fransa gibi birçok ülkede konserler veren grup, önümüzdeki aylarda yine yurt dışında konserler vermeyi planlıyor. İstanbul ağırlıklı Türkiye konserleri de, yazla birlikte gelen büyük festivallerle daha da şenlenecek.
Sanırım işler bu şekilde devam ederse, bu ‘hiçbiryerin’ müziği, ‘her yere’ sesini duyurmayı  başaracak. ''

14 12 2010

Küçükçekmece'de Bir Sürrealist.

www.12punto.com.tr için yazdığım yazı...

Küçükçekmece’de Bir Sürrealist.
3 Aralık Cuma günü Küçükçekmece Armonipark Alışveriş Merkezi’nde, görebileceğiniz en ilginç sergilerden biri vardı. İlgi alanım dahilinde İstanbul’a gelip giden, kalan, yok olan, planlanan bütün eserleri incelemeye çalışırım. Ama şuana kadar en çok etkilendiğim sergi bu oldu. Küçükçekmece Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi öğrencilerinin Dünya Engelliler Günü nedeniyle yayınlanan resimleri… Ve bu eserlerin çoğunun yaratıcısı olan Etkin Yurdaer.
Etkin, 14 yaşında otizmli bir genç kız. Tüm bu olanların, bu serginin, resimlerin, anlattıklarının, bu yazının, hiç birinin farkında değil. O da diğer dertdaşları gibi yoğun duygular içinde fakat basit anlamlandırmalarla hayatını sürdürüyor. Sergide yaptığı resimleri imzasız ve kimliksiz incelediğinizde belki ‘‘postmodern dönemin genç pıtırcıkları yine Kübist abilerine özenip saçmasapan figürlerin peşinden gitmiş’’ diyebilirsiniz. Lakin bunların yaratıcısı olan ressamın ne bir sanat tarihi bilgisi, ne de bir teknik resim bilgisi var. Üstelik ne Picasso’dan, ne Miro’dan, ne de Max Ernst’den haberdar.  Yani bu resimler surrealizm akımının etkisinde küçük özenti denemeler gibi görülse de, aslında tamamen empresyonist resimler.  Bak, duy, göster…
Etkin’i gördüğümde bir sandalyenin üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Bir avucunda dirseği, diğer avucunda çenesi vardı. Ağzını da parmaklarıyla kapatmıştı, gözlerini bile kırpmadan aralıksız yere bakıyordu. Ya da yere doğru… Kısacık saçları, paçalarının altından gözüken beyaz çorapları, kalın pembe süveteri… Diğer çocukların aksine iletişime geçemedim onunla, pek konuşmadığını söylediler.  Hatta o gün boyunca hiç konuşmadı. Sergiden bir hafta önceki ziyaretimde gördüm bunları. Onların dünyasına girmek, giremediğini farketmek, samimiyetleri, sevgileri, basit ama sert ve güçlü tepkileri etkisinden zor kurtulacağım bir ambiyansa çekti beni. Burada pandalardan bahseder gibi konuşmak istemiyorum. İnsanlar, anormallere gösterdikleri ilgilerinden bahsederken, hayvanat bahçesinde gezerken gördükleri zürafa gibi bahsederler. Fıstıklarını anlatırlar avuçlarındaki. Ben bundan bahsetmiyorum. Ben hayvan olmaktan, fıstığın kabuğunu soyamamaktan, hatta kafese girmekten bahsediyorum. Biletli bir gösteriden değil!


Otizmli çocuklar doğduğu günden daha planlı düşünemeyen, ehlileştirilememiş saf birer insan gibiler… En çok da bu yüzden seviştik onlarla, çünkü özgür hala beyinleri. İşte tam da bu yüzden Etkin’in resimleri bu kadar ‘gerçek’ler. Çünkü o -iyi- resim tanımlamasını yerleştirememeiş kafasına. Ağacın yanına çizilen çiti veya kahverengi sıradağlar ardından doğan güneşi kimse ezberletememiş ona.
Çeşit çeşit insan olduğu gibi çeşit çeşit de otizmli var. Her birinin hassasiyetleri ve güçlü yanları farklı. Kapasiteleri ve yetenekleri de öyle.. Kimisi ‘Gitme’ demek için ‘‘ Aslında top oynayabiliriz seninle. Yemeğini yavaş yesene. Ezan okunuyor. Beni bayramda namaza götürdü babam, imam da vardı, minareden indi. Fatma öğretmene söyle bizi bahçeye çıkarsın. Benim topum var, benimle top oynar mısın? Evimiz çok yakın, evimize de gel. Belki dedem de gelir…’’ dese de, Kimisi de avucunun içini yanağıma yaslayıp, 2 saniye gözümün içine baktı.
Kapıdan çıkarken kapının yanındaki ilk sandalyede oturup yere/yere doğru bakıp ayaklarını salladı…
Zor bir yaşam, zorunda kaldıkları yaşam. Ama bu da bizim

 kolayımıza gore zor. Yani bunun da farkında değiller aslında… İhtiyaçlarını karşılayabildikleri sürece onlar için sorun yok. Ama ne yazık ki bunun için ölene kadar başkalarına ihtiyaç duyacaklar.
Burada söylediklerimi tıbbi çerçeveler içinde daraltmayın sakın, size Google’a otizm yazınca karşınıza çıkacak şeylerden bahsetmem. Bunların hepsi onlara dokundukça, o resimlere daldıkça hissettiklerim.
Ben Küçükçekmece’de bir sürrealistle tanıştım. Üatelik hiç bir bankanın sponsorluğu olmadan…






7 10 2010

YÜKSEK NAAŞ


YÜKSEK NAAŞ
Uyanır uyanmaz uyandır beni,
Bu gece rüyamda seni gömeceğim…

Pürüzsüz taşlarla yüzdüğüm bükülmez deniz
Kırmızı satenlerle sarılı geceler arasında
‘Şerefine!’ der gibi ellerimiz havada,
Kervanları yakılmış düşlere dokunuyorum.

Tuttuğun buluttan atlayacağım.
Lütfen bana yağma

Hangi morgun içinden geçtim ben
Hangi sarmaşık daha sarıydı morfininden
Bu gece kırık mermerler topladım sana
Topladım seni ölü toprağı bereketinden
Bulanık rüyalar çınlatırım, her an ölebilir camında
Alma şeytanın günahını bu gece beni taşla.

Gelir gelmez can vereceğim
N’olur geç kalma!

Önce ıslatılmış sonra yapıştırılmış bir dudaktı benimkisi.
Sustum.
Düştüm kendimi topladığım delikte. Topladım bi’daha düştüm.
Devrildikçe kendime daha da çamura bulanıyorum.
Bu gece sabahı tümden kaplayacak,
Adın gibi biliyorum.
18:04

6 05 2010

Dün Gece Bir Rüya Gördüm... (1)

 2+2=5
Çok büyük bir vapurun en arka bölümündeyim, hava çok soğuk. Vapur çok kalabalık. her yerde insanlar oturuyor. Ben milyonlarca insanın gittiği çok büyük bir konseri en ön sıradan izlemiş gibi yorgunum. Üşüyoruz... 
Vapur sallanmaya başlıyor, yerde oturanlar ayağa kalkıyor, denize bakanlar var, güneş doğabilir gibi karanlık hava, bazıları gökyüzüne bakıyor, benim ellerim bacaklarımın arasında neden bu kadar yorgun olduğumu anlamaya çalışıyorum, göğsümde sıkışmış bir sıkıntı var, '' ne zamandır olmazdı, neden acaba'' diyorum, ''acilen bir şişe Pasiflora bulmalıyım''
Vapur kendi etrafında dönmeye başlıyor bir yandan karaya yanaşıyoruz, kafamı kaldırdığımda denizde bir sürü vapur görüyorum, bazıları buz tutmuş hareketsizce duruyor. Bizim vapur dönerek bunlardan birine doğru hızla ilerliyor. Herkes çığlık atmaya başlıyor, bende yerimden doğruluyorum, gerçekten korktuğumu farkediyorum, annemin evde uyuduğunu hatırlıyorum, bir yandan hala göğsümdeki sıkıntıyı düşünüyorum ve buz tutmuş bir vapura çarpıyoruz,  bizim vapur da çarptığı noktadan buz tutmaya başlıyor, herkesin nefesi ağzından çıkınca görünüyor, donuyorum galiba diyorum, ''hepimiz uyuyaraak ölücez, Ne güzel!'' 
Karaya oturmuşuz o anda, herkesi birer birer çıkarıyorlar vapurdan, bir adam elini uzatıyor beni de çıkarıyor, o an bütün üşümem geçiyor, adamın üstünde fosforlu turuncu var. 
Vapurdan çıkan herkes ısınıyor, eriyor buzlar, benimde geçiyor buzum, rahatlıyorum, göğsümdeki sıkıntı şiddetleniyor, bir adam bağırıyor ''iskeleyi boşaltın!'' 
Turnikelere doğru yürüyorum, tam engelli kapısını aralayıp çıkacakken güvenlik monitöründe, en sevdiğim kızı, onun en sevdiği oyuncağını ve hiç tanışmadığım ama çok sevdiği bir kız arkadaşını görüyorum en sevdiğim kızın. Vapurdan çıkamayan iki kişi yazıyor altında, Ntv son dakika ekranı gibi ürkütücü ekran.
Ben hemen ağlıyorum, vapura doğru koşuyorum, iki uzun güçlü adam tutuyor beni, bende uzunum aslında adamlar çok uzun demek ki.
Girmem lazım vapura almam lazım onu, olmaz diyorum hala ağlıyorum, göğsümdeki diken büyüdü. Pataklıyorlar beni, dışarı çıkmalısın izin yok diyorlar, ben daha çok ağlıyorum, o sırada uzaktan biri bağırıyor, ''Başbakan izin verdi vapura girebilirler''
Ben havadan yüzerek giriyorum vapura,böylece daha hızlı gidebiliyorum, bir demire tutunup merdivenlerden aşağı atlamaya çalışırken korkuyorum, ama gitmem lazım, olmaz.
Mesafeyi biraz daha yumuşatıp atlıyorum aşağı, bir kaç koridor geçip görüyorum en sevdiğim kızı, onun en sevdiği oyuncağını ve hiç tanışmadığım ama çok sevdiğini bildiğim kız arkadağını. Göğsümdeki sıkıntı geçiyor. Uzanmış pişti oynuyorlar, etrafında menekşe ve güller var, gülümsüyor, bana bütün çabam boşunaymış gibi gülüyor. Bir sürü itfaiyeci geliyor ben onlara bakarken, hepimizi dışarı çıkarıyor.
Sonra herkes rahatlyıor, olay yeri boşalmış. Ben bir bakkala gidip biraz uyuşturucu alıp, cebime saklıyorum. Göğsümdeki diken yeniden büyüyor. En sevdiğim kız geliyor, iki ucundan tutup bir tabutu taşıyoruz ikimiz,onun arkasında birileri daha var, ben onlarla hiç ilgilenmiyorum. Tabutun içi boş.
Hep beraber Emre Varışlı'nın evine gidiyoruz, evde birileri daha var, hiç birini tanımıyorum. En sevdiğim kız yanıma oturuyor, hep tanımadğım kişilerle konuşuyor, ben bitek onu tanıyorum. Göğsümdeki sıkıntı en büyük oluyor. 
Sonra eve annem geliyor, hiç sevmediğim teyzem geliyor, Emre Varışlı salona giriyor, hep beraber şiir okuyoruz, bütün sıkıntım geçiyor.

Ve tüm bunlar olurken Raidohead' den 2+2=5 çalıyor sadece.

Yemin ederim.

3 05 2010

MORGUN


MORGUN
Denemeye değer savaşlar için
Kılıcıyla, kanıyla mesela
Birbirine zıt yönde ve eşit miktarda
Bir çemberin üstündesin belki,
Ne içindesin, ne de dışında
Düşmekle uçmak arasında daralan bir farkla
Dönüp dolaşıp aynı yere boşalmak gibi
Şehidiyle, zaferiyle yani.
Hepsiyle aynı anda!

Kaybetmenin yanlı gururuyla es geçerken zemzemleri
Kurşunuyla, canıyla yani,
Adımı sesine uyarlamışım besbelli.
Külünü dumanıyla avutan cılız ateşler arasında
Tek kişilik yangınlar çekip ciğerime,
İlmeğiyle, mektubuyla mesela
Cehennemin en dibine!

Sen emmesen de genişler, bu yorgun mor çiçekler
Efsunusun tabi ki, meftunuyuz elbette
Ne uzun bir sessizlikti tenin, yeni yağmış kar gibi
Dalından koparmak değil, tohumunu okşamak benimkisi
Pınarıyla, çakılıyla yani
Neticesi değil, ta kendisi!  
 03:32

26 04 2010

Bir video ve hikayesi... (Norrda - Two to One)


Norrda - Two to One from Emre Sert on Vimeo.

 Oturmuş sıkıntıyla televizyonda kanalları geziyordum... Bir kanalda tren yolu görüntüleri gördüm ve o an tren yollarını fazla ihmal ettiğimi farkettim.. Zaten trene çok binmezdim ama tren yollarını severdim, tren yollarını sık ziyaret ederdim.. Epeydir yürümemişim, üzüldüm, hemen telefonu elime aldım Gözde'yi aradım, dedim Gidiyoruz, dedi Nereye, dedim İzmit'e, Neden dedi, dedim Gitmemiz Lazım, al kamerayı eline Kadıköy'de buluşalım...
Gittik, birer çay içtik geri döndük, dönerken yanımızda böyle bir video klip getirdik..
Norrda'nın en sevdiğim parçalarından birini alıp sözlerini bu şekilde yorumladık.. Daha doğrusu böyle algıladık..
Ters istikamette yürüyenler için,
İnat Sanat' tan...

İçindekiler
1 Sony pdf 170 kamera
1 maxel mini DV kaset
2 izmit - Haydarpaşa tren bileti

Hazırlanışı
Trenin son vagonundan geriye doğru 1 saatlik çekim yapılır. Çekim saati gün batımından yarım saat önceye denk getirilir. Böylece videonun yarısı gün yarısı gece olur. Video hızlandırılarak, kaydın tersten akışı, ekran ikiye bölünürek yanına yerleştirilir. Böylece sözlerle de uyum sağlanarak lezzetli bir video hazırlanmş olur.

Afiyet olsun...

21 02 2010

Facebook’ un Dramatik Yanı

Facebook’ un Dramatik Yanı
İnternetteki rutin kontrollerimi yapıyordum geçen gün. Facebook’a da girdim elbette, miskin miskin bakınırken aklıma birden garip bi’şey geldi. Acaba Facebook’ a üyeyken ölen biri varsa onun profiline ne yapıyorlar diye… İlginç hakikaten, benim Facebook’ daki arkadaşlarımdan hiç biri ölmedi henüz. Herhalde şifresi bilinmediğinden öyle kalıyordur bi’çoğu ve eşi dostu ziyaret defteri gibi kullanıyordur orayı…
‘‘Eğer beni duyuyorsan Halit…….’’
Zaten bu sanal kişilere dönüşme hızımız bu denli devam ederse yakında Facebook, Twitter vb siteler nüfus müdürlükleriyle anlaşma yapıp doğan her kişiye direk üyelik verecekler.
-Hanfendi buyrun, bu çocuğunuzun kimliği, bunlar da üyelikleri ve şifreleri. Biz profil resmi olarak ultrason fotoğrafını koymuştuk, siz isterseniz değiştirebilirsiniz.
Ve tabi ölen her kişinin üyeliğini de otomatik olarak silecektir.
‘‘ ÜZGÜNÜZ. Ulaşmaya çalıştığınız kişi düzgün çalışmadığından Facebook şuan da istenilen işlemi yapamıyor. Lütfen başka bir âlemde yeniden deneyiniz!’’
Bir de organ nakli meselesi işe karışırsa ortalık epey şen olur…
‘‘ ÜZGÜNÜZ, ama sen çok üzülme. Ulaşmaya çalıştığın kişi ölmüş olsa da, düzgün çalışan tek organı olan böbreği başka birine nakil edildi. İstersen bir de şansını onda dene…’’
El oğlunda düşününce güzel de kendine yontunca mermeri durum biraz dramatikleşiyor tabi. Düşünsene, en yakın dostun, eşin ölmüş ve şifresini bilen tek kişi olarak siteye girip hesabı silme görevi sana düşmüş. Feci… Hesabı dondur butonuna basarken nefesin kesilir, buz olursun valla. Zaten yapılan görev kısmen ‘‘sanal Azraillik’’ olduğundan psikolojisi hassas biriysen eğer, bu ölümden kendine bir suçluluk payı bile çıkarabilirsin. Maazallah… Tabi bir de o butona basarken ölüm anındaki boğaz hırıltılarını anımsama ihtimalin var ki düşman başına...
Bu kadar karanlık bir tablo çizmeme rağmen bu şerefsizliği ben de yapacağım. Bir tane kurban seçip bütün üyeliklerimi ve şifrelerimi ona bırakacağım vasiyetimde. Ama tabi ki durumu bu kadar dramatikleştirmeye gerek yok, birkaç gün takılıp sonra silebilir üyeliklerimi. Ama giderayak bir düzen getirse profilime hiç de fena olmaz. Mesela ‘Sevdiği Filmler’ e hemen Tabutta Röveşata ve Cenneti Beklerken’ i eklesin. Hatta 21 Gram da olabilir. Sonra profilime DAndadaDan – Cenaze parçasını eklesin ve hatta Cebrail ve Azrail’in hayranı olsun ya da dur ‘Sevdiği Kitaplar’ a Melekler ve Şeytnlar’ ı eklese de olabilir. Ve son olarak ricam mümkünse şöyle bir grup açıp olabildiğince üye toplasın…

‘‘Emre Sert’i iyi bilirdik diyenler… Hedef 1.000.000!’’

Eski Bir İnceleme



''Bu yazı Yüxexes Dergisi için Ekim ayında yazılmıştı. Dergi çıkmayınca yazı sadece arşivde kaldı''

Galileo’nun Pergeli – Küçük İskender
80'lerden bu yana Türk edebiyatının dizginsiz atı olarak kâh çöllerde şahlanırken kâh okyanuslarda boğulurken yazdığı şiirlerle, yaşayan en büyük şairlerin başında gelen Küçük İskender, halen ‘’Marjinal şair’’ olarak tanınmaya devam ediyor.
Galileo’nun Pergeli, Küçük İskender’in “Lucifer’in Bisikleti” ve “Medusa’nın Makası”ndan sonra çıkardığı aforizma-deneme üçlemesinin son kitabı. Diğer iki kitapta olduğu gibi bu kitapta da Küçük İskender’in dünyasıyla ilgili derin sırlar bulduğumuzu düşünürken, bir anda kendi günlüklerimizi onun yatak odasında unuttuğumuzu fark ediyoruz. Yazdığı metinlerle, pergelin çizdiği çemberin yine dışına taşıyor Küçük İskender ve oradan çemberin içinde kalanlara, etrafındaki sonsuz boşluğa ve asıl mesele olan çemberin üstündeki anlamsız sprinterlara sesleniyor ve her köşe başına kalın bir ünlem çakıyor.
Galileo’nun Pergeli’nde, kimi zaman iyi bir İskender şiirinden firar ettiğini düşündüğümüz tokat gibi aforizmalarla karşılaşırken, kimi zaman da Oscar Wilde, Fatih Akın, Teoman gibi isimlerden yapılan alıntılara perçinlenmiş fikirlerle, izahlarla karşılanıyoruz. Küçük İskender bu kitabında Yılmaz Erdoğan’dan, Andre Aciman’ın ‘’Adınla Çağır Beni’’ romanından söz açtığı incelemeleriyle birlikte, yine okuyucusunu, kendisine has şiirsel denemelerine çekerek ‘’ Salıyı Perşembeye Bağlayan Gece’’ içerisinde travmalarla dolu bir yolculuğa sürüklüyor.
Tüm bu bahsettiklerimin yanında hala ‘’ Adında kaç harf varsa, o kadar kurşun sıkacağım kafama’’ diyecek kadar derin bir romantizm barındıran Galileo’nun Pergeli, sel yayıncılık etiketiyle kitapçılarda.

14 11 2009

KORKMAYA HAZIR MISINIZ? KURBAN GELİYOR!

Kurban, 4 yıl aradan sonra çıkaracağı yeni albümü ‘Sahip’ ile içimizdeki şeytanı taşlamaya hazırlanıyor…

Kurban, Mayıs 2008’de Deniz Yılmaz’ın askerden dönmesi ile konserlerine ve albüm çalışmalarına hız vermişti. O tarihten bu yana geçen yaklaşık bir buçuk senelik sürenin ardından Kurban, ‘Sahip’ adlı albümünü Ekim ayında piyasaya çıkarmaya hazırlanıyor…
23 Mayıs’ta Ankara Üniversitesi, 27 Mayıs’ta da Yıldız Teknik Üniversitesi Bahar Şenlikleri’nde konser veren grup, bu konserlerde yeni çıkacak albümden de parçalar çaldı. Bu şarkılarda Deniz’in gitarını bırakıp sadece vokal olarak mikrofonuyla arasındaki (kimi zaman vahşileşen) ilişkisini dinleyicileriyle buluşturduğunu gördük. Bu durum albümün genelinde de bu şekilde devam edecek gibi görünüyor. Gelen haberlere göre Deniz, sadece vokal yapmak istediğini söyleyerek albümdeki şarkıların çoğunda gitarını bırakacakmış. Albümün, grubun eski albümlerine göre diğer bir farkı da çoğu şarkının Özgür’ün rifflerinin üzerine kurulmuş olması.
Grubun içindeki kusursuzluk arzusu, albümün çıkış tarihinin, daha önce konserlerinde duyurdukları Mart ayından, Ekim ayına ertelenmesine neden oldu. Titizlikle devam eden çalışmalarla albüm şu an miks aşamasında ve diğer sanat çalışmalarıyla birlikte Ekim ayına yetiştirilmeye çalışılıyor. Kurban hayranlarını endişelendiren ise grubun kendisi için özel tarihleri hep Kurban Bayramı’na denk getirmesi ve bu yüzden 26 Kasım’a kadar bekleme ihtimali… Fakat görünen o ki Kurban bu sefer dinleyicilerini iki bayram arası sevindirecek…
Şarkı sözlerinde hem hayatı tiye alarak eğlenebilmeyi, hem de varoluşsal bazı çıkmazları sorgulamayı başaran grup, ‘Sahip’te bu tavrını daha koyu bir şekilde sergileyeceğe benziyor. Zaten grubun 2007’de, yeniden bir araya geldiği günlerde, Deniz Yılmaz’ın kendi myspace’inde yayınladığı ‘Yak’ isimli parça ‘Sahip’ albümünün habercisi niteliğindeydi. Özellikle bu şarkının sözlerini dikkatlice incelediğimizde Deniz’in son 2 – 3 yıldır bu konsept üzerinde yoğunlaştığını tahmin edebiliriz. Yeni albümdeki parçaların sadece isimlerinden bile Kurban’ın bu sefer daha da sert ifadeler kullanacağı anlaşılıyor. Albümdeki şarkılar ‘’İfrit’, ‘Mesih’, ‘Son Emir’, ‘Soykıran’, ‘Hâkim’, ‘Yobaz’, ‘Bre Cahil’, ‘Güneş’, ‘Sahip’, ‘Misafir’ diye sıralanıyor… ‘Sahip’in sözlerindeki şu ilk dört dize ise bize albümün genel tavrını açıkça ifade edebilecek durumda;
‘’Yaşarken yoktan var edilmiş bir dünyada
İnanmak mümkün mü ölmek ve yok olmaya?
Çözmeye yetmedi bu sırrı hiçbir zekâ
Pes etti akıl, soyundu sonunda o inanç olmaya’’…
Dinleyicileriyle en son 15 Ağustos’ta Foça Rock Tatili’nde buluşan Kurban, bu konserin ardından gün saymaya başlayan hayranlarını kendi sitelerinden yayınladıkları kısa bir video ile iyice sabırsızlandırdı. Albümün çıkmasına kısa bir süre kala yayınlanan bu bir dakikalık mini klip, Sahip’in introsu için hazırlanmış stüdyo kayıt görüntülerinden oluşuyor.
Eski albümlerinde de gördüğümüz gibi, her zaman hançeri doğru yere saplayabilen bir grup olarak Kurban, ‘Sahip’ albümünün temasına uygun bir biçimde, sahne performanslarını daha da sertleştirerek dinleyicileriyle buluşuyor. Grup, dâhilik derecesinde nitelendirebileceğimiz parçalarını, delilik derecesinde nitelendirebileceğimiz performanslarıyla birleştirerek bu iki kavram arasındaki ince çizgi üzerinde takdire şayan bir cambazlık sergiliyor.
Şubat ayında albümün müjdesini verirken ‘’Korkacaksınız,’’ demişti Deniz Yılmaz… Kurban, diğer albümlerinin aksine, ‘Sahip’ ile birlikte olaylara ve kavramlara daha üst bir noktadan bakarak, bu kez içimizdeki şeytanı taşlamak için geliyor…
Korkunun ecele faydası yok.
Kurban için hazır mısınız?

Yüxexes 44,
Ekim 2009..

8 07 2009

ŞÜKÜR.


ŞÜKÜR.
İçtiğim denizler kadar derin
Göçtüğüm bir buluttu gözlerin
Geçemedim…
Varoşlarından ayırır gibi
bir şehri,
Tüküremedim ağzımda emdiğim bu zehri!
Gecenin zifiri,
Gecenin en sunturlu küfürlerini
ezberledim, yüzümde tokat gibi
Gidişini…

Denizi,
kumsaldan
sıyırır gibi izledim.

Periler odaların sessizliğini severmiş
Bekledim…
Gecenin en kalender noktalarını bekledim
Bütün vahşi hayvanları susturdum,
Gelmedin…
Kan içinde uyanıp bu gece bir rüyadan
Dudaklarımı göğsünden kopararak
Tavanına yıldızlar çizdim kefenimin.
Neyse ki aklım serin…
Neyse ki ellerin hala çıplak!